Etiketsiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etiketsiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.06.2008

Eğer - İbrahim Sadri

Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı...
Biliyorum ama
Böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı,
Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,
Ve inandırmaya çalışacağınızı,
Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;
Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı.
Fakat söyleyin bana,
Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
Onu kapıda mı karşılayacaksınız?
Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle,
Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp
Yerine Kur'anı mı koyacaksınız?
Peki hala Amerikan filimlerini seyredecek misiniz televizyonda?
Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle,
O size kızmadan önce?
Kimbilir?
Belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz,
Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi...
Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunun yerine ortalığa,
Kitaplığınızın raflarında tozlanmış,
Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?
Yoksa teleşla ne yapayım diyerek,
Sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum:
Eğer Peygamber Efendimiz,
Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa,
Yapmaya devam edecek misiniz,
Her zaman yaptığınız şeyleri?
Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?
Her yemekten sonra sofra duası etmeyi,
Yine zor mu bulacaksınız?
Hiç yüzünüzü asmadan,
Oflayıp puflamadan,
Her vakit namazınızı kılacak mısınız?
Ya sabah namazı için,
Sıcacık yatağınızından,
Erkenden fırlayacak mısınız?
Peki ya yine mırıldanacak mısınız,
Her zaman söylediğiniz şarkıları?
Ve okuyacak mısınız,
Her zaman okuduğunuz kitapları?
Peki bilmesine izin verecek misiniz,
Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri?
Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?
Şöyle diyelim ya da:
Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamberi de?
Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?
Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla?
Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız,
Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,
Onun kalmasını ister misiniz sizinle?
Sonsuza dek, hep birlikte...
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,
Ziyareti bitip gittiğinde?
Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?
Bilmek ve düşünmek,
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse
Yapacağımız şeyleri...
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı ...

İbrahim Sadri

9.08.2007

Kur'an-ı Gereği Gibi Okumak ve Yaşamak

Kur’an Nasıl Bir Kitap’tır ve Niçin Gelmiştir?

Kur’an, Yaratan’la yaratılan (Allah ile insan) arasında bir köprüdür, bir tanışma ve anlaşma aracıdır. Kur’an’ın deyimiyle tutunduklarında insanları zulumattan (karanlıklardan) aydınlığa çıkaracak (5/16 14/1 22/8 57/9)
ve tutunanların vahdetini (birliğini) sağlayacak ve doğruya götürecek olan bir iptir (3/103).
O ip öyle bir iptir ki hiç kopmaz (2/256).
Kur’an, düşünemeyen hayvanlara değil, düşünebilecek ve doğru yolu bulabilecek özelliklerde yaratılmış olan insanlara gönderilmiş bir mektuptur. Bu mektubun göndereni Rabbimiz Allah, gönderildiği adres de insanlardır. İnsanlara gönderilmiş olan bu mektup, insanlar için öğütler ve mesajlar içermektedir.
Kur’an bir öğüttür[2] ve ‘O, büyük bir haberdir’ (38/67).
Bu Kitap’ta öğüt almak için her örnekten anlatılmış (16/90 39/27),
öğüt alınabilsin diye üstelik kolaylaştırılmış (54/17,22,32,40),
yine öğüt alınabilmesi için ayetleri geniş geniş açıklanmıştır (6/126).
Doğrusu aklı başında olan aklı selim sahipleri öğüt alırlar. (2/269 3/7 13/19 14/52 39/9).

Allah’u Teala, öğüt alabilmemizi sağlayabilmek için, bizi düşünmeye sevkedecek olan kıssalardan da anlatmakta ve
‘bu kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar’ (7/176),
‘yine de öğüt almıyor musunuz’ (7/3) demektedir.
Bütün bunlara rağmen insanların çoğu ‘Arslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi öğütten yüz çevirmektedirler’ (74/50-51).
Çünkü ‘öğüt verenleri sevmemektedirler’ (7/79).
Güzellikten anlamayan insanoğluna öğüt vermenin bir de başka yolu vardır ki bu, ahirete bırakmadan dünyada cezalandırma yoludur. Örneğin, Firavun ailesi/halkı ‘öğüt alsınlar diye’ yıllarca kıtlıkla ve ürünleri azaltılmakla sıkılmışlardır(7/130).
Aslında dünyadaki böyle cezalar insanların hayrınadır. Allah’u Teala Kur’an’da:
‘Biz, imtihan olarak sizi şerle ve hayırla deneriz’ (21/35) demektedir.
Şer görünen bir şeyde hayır, hayır görünen bir şeyde de şer olabilir (2/216 31/34).
(Ehl-i Sünnet’te imanın şartlarından olarak zikredilen hayır ve şerrin (iyilik ve kötülüğün) Allah’tan geldiğine inanmak sadece bu anlamda doğrudur. Allah,kullarına zulmetmez[3]).

Öldükten sonra dünyaya tekrar dönüş olmadığından iş işten geçmiş olacak ve zalimler ahirette azabı görünce
‘geri dönecek bir yol var mı?’ (42/44),
‘ah ne olurdu (dünyaya) geri dön­dürülsek de Rabbimizin ayetlerini (tekrar) yalanlamasak, iyi işler yapsak’ (6/27 32/12 39/58),
‘Rabbim, beni (dünyaya) geri çevirin, umulur ki salih (iyi) amellerde bulunur, yararlı işler yaparım’ (23/99-100) diyecekler, gelen kitaplara ve peygamberlere uymadıklarına çok yanacaklar ve
‘o gün zulmedenler ellerini ısırıp: Nolaydı, keşke ben peygamberle beraber bir yol edineydim! ..Vah bana, ne olurdu, ben falanı dost tutmasaydım!’ diyecekler (25/27-28) fakat iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü ‘onlar bir daha geri dönemezler’ (21/95),
‘önlerinde ta dirilecekleri (kıyamet) gün(ün)e kadar, (geriye dönmelerine engel olan) bir perde (berzah) vardır’ (23/100).
Bunun için bize daha dünyada iken ‘geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmezden önce, yüzünü dosdoğru dine çevir’ (30/43)
hatırlatması yapılmaktadır, fakat ‘Allah'tan korkan hatırlar (öğüt alır)’ (87/9-10).
Yine şu bir gerçektir ki
‘(mü’minler) kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar’ (25/72-73).
Kafirlerin kulakları, gözleri ve kalpleri mühürlendiğinden[4]
‘Onları doğru yola çağırsan da, sussan da birdir’ (7/193),
‘Onları (azabla) uyarsan da uyarmasan da birdir, onlar inan­mazlar’ (2/6).
‘Onlar hayvanlar gibidirler, hatta yolca daha da sapıktırlar’ (7/179 25/44).

‘Bu bir öğüttür, ‘insana iki yol gösterilmiştir’ (90/10), artık dileyen Rabbine giden yolu tutar’ (76/29 78/39), dileyen de dalaleti (sapıklığı).

Kur’an, müslümanların kitabıdır. Müslüman olunacaksa Kur’an’a göre olunmalıdır, yani Kur’an müslümanı olunmalıdır. Peygamber Efendimiz (a.s) da böyle yapmıştır. Kur'an'ı en iyi Peygamberimiz (sav) anlamış ve yaşamıştır. Yaşantısı bize Allah (c.c) tarafından örnek gösterilmiştir (33/21). Hz. Aişe validemiz de ‘onun ahlakı Kur’an’dı’ demiştir. Biz de Kur’an’ı okumalı, anlamalı ve Kur'an'ın ahlakıyla ahlaklanmalıyız. Kur’an, hem ferdi, hem aileyi, hem de toplumu/devleti huzura kavuşturur. Yani Kur’an, bireysel ve toplumsal manevi hastalıklara, her türlü dejenerasyonlara/bozulmalara karşı bir şifadır, çözümdür (9/14 10/57 17/82 41/44).

Müslüman, taklidi değil, tahkiki iman sahibi olmalıdır. Atalardan miras yoluyla gelen bir müslümanlık, veya devletin (kalbe değil de) nüfus cüzdanına yazdığı müslümanlık (eğer fert/toplum bu miras yada dayatma yoluyla gelen müslümanlığı aklı ermeye başladıktan sonra bilinçli bir şekilde onaylamadı/tasdiklemedi ise) pek önemli değildir. Hatta hiç değeri yoktur. Çünkü Allah, bizim nüfus cüzdanımıza göre değil, iman ve amellerimize göre hüküm verecektir.

Allah, her bireyi müstakil ve hür olarak yaratmıştır. Yani, her ferde ayrı bir kalp, ayrı göz-kulak ve ayrı bir kafa vermiştir. Eğer insan, aklı ermeye başladıktan sonra, dayatma yoluyla değil de, kendi hür iradesiyle (karar verme yeteneğiyle) inancını ve yolunu seçemiyorsa suç kendisindedir, sorumlusu kendisidir. Kişinin anne-babasının hangi yolda yürüyor oluşu kendisini pek etkilememelidir. Bu kişi, kafir olacaksa da, mü’min olacaksa da, aklı ermeye başlar-başlamaz kendisi karar vermeli ve kendi yolunu seçmelidir. Ahiret­te kişi ‘benim annem-babam kafirdi, ben de bunun için kafir olmak zorundaydım. Devletim İslam düşmanıydı, devletime itaat etmek zorunda olduğumdan dolayı ben de dünyadayken İslam düşmanlığı yapmak zorunda kaldım’ diyemeyecektir. Herkes kendi kazandığıyla karşılık görecek, kendi günahını kendisi çekecek (5/105 6/31,164 10/108 16/25 17/15 34/50 35/18 36/54 39/17 40/17,40 53/38-39 74/38), kendi günahınını başkalarının üzerine atamayacaktır. Çünkü kimse kimsenin günahını çekmeyecek/yüklenmeyecektir (2/286 4/111 6/164 17/15 31/33 35/18 39/7 53/38,39)

‘De ki: ‘Bizim işlediğimiz suçtan siz sorulacak değilsiniz; biz de sizin işlediğinizden sorulacak değiliz’ (34/25).
‘O (Allah), pisliği aklını kullanamayanlara verir’ (10/100).

Evet, Kur’an nedir? Bakın, Allah’u Teala Kitabını kendi dilinden bizlere nasıl tanıtmaktadır:

‘Gerçekten bu Kur’an insanları en doğru yola götürür ve iyi ameller işleyen mü’minler için büyük bir ecir olduğunu müjdeler’ (17/9)
‘O (Kur’an), Büyük Bir Haberdir’ (38/67)

Müslüman ülkelerin çoğunda yapıldığı gibi, Kur’an’ı anlamadan istediğimiz kadar okuyalım, hatta okurken istediğimiz kadar bağıralım, üstelik tecvidli okuyalım, bu okuma faydalı olmayacaktır.

(Kur’an, tertil üzere okunmalıdır. Tertil, şimdiye kadar tecvid olarak anlaşılmıştır. Tertil, tecvid demek değildir. Ter­til, Kur’an’ı sürekli, planlı/düzenli ve sistematik olarak okumaktır.)
‘Kur’an’ı anlamadan okumak mekruhtur’ (İmam Zerkeşi)
‘Kur’an’ı anlamadan ezberleyenler yük taşıyan merkeplerdir’ (İmam Kurtubi) (Cuma suresi 5. ayet de bu yöndedir).
‘Kur’an anlaşılmıyorsa boş bir Kitap’tır!’ (A.Şeriati, Fatıma Fatımadır, S.55, Dünya Yayınları.) Çünkü Kur’an anlaşılması için indirilmiştir:
‘Biz Kur'an'da sözü çeşitli şekillerde anlattık ki düşünsünler / anlasınlar’ (17/41).
‘Anlayan kimseler için ayetleri geniş geniş açıklamışızdır’ (6/98 10/24).
‘Okunmayan ve anlaşılmayan Kur’an, Kur’an değildir’ (A. Şe­riati, Fatıma Fatımadır, S.56, Dünya Yayınları).
‘(Çok müslüman), Kur’an denildiğinde yarışmalarda, mübarek gecelerde ve mezarlarda okunan[6], duvarlara asılan, öpülen, abdestsiz dokunulmayan, göbekten aşağı tutulmayan, teberrük edilen ve manası yalnızca Hristiyanlıktaki ruhban sınıfı anlayışında olduğu gibi din (veya incir satar gibi din satarak geçinen ‘dinci’ R.A.) adamlar(ın)ca anlaşılan bir kitabı anlamaktadır. Oysa Kur’an kelimesinin, anlayarak ‘Çok Okumak’ anlamına geldiğini ve tefekkür-tezekkür-tedebbür-ak­letmek için indirildiğinin farkında bile değiller. Böyle bir Kur’an anlayışı ve KUR’AN’IN İNDİRİLİŞ GAYESİNİ FARKETMEYİŞ, bu toplumu gittikçe uçuruma götürmüş ve götürmektedir’[7].

Allah (c.c.), Kur’an’ı anlamadan okumaktan, anlamadan Kur’an okuma yarışmaları (adı altında yapılan ‘ses güzelliği yarışmaları)ndan’ razı olmaz. Anlamadan okumak bizi doğru yola götürmez, halbuki
Kur’an doğru yola götürür (4/175 17/9 34/6 46/30 72/2 92/12).
Anlamadan okumak kalbi titretmez, halbuki Kur’an mü’minlerin kalbini titretir (22/35).
Anlamadan okumak imanı artırmaz, halbuki Kur’an mü’minlerin imanını artırır (8/2)
ve insan anlamadan istediği kadar tecvid kural­larına riayet etsin, istediği kadar bağırsın, bu okuma Kitabı gereği gibi okuma değildir (2/121).

Hepimiz Kur’an’ı gereği gibi okumaya, anlamaya ve yaşamaya mecburuz. Allah’u Teala bizi Kur’an’dan sorguya çekecektir, başkalarının kitaplarından değil!:
‘O (Kur'an) sana ve kavmine bir şereftir ve yakında (ona uyup uymadığınızdan) sorulacaksınız’ (43/44).
‘O gün, kesin olarak nimetten (Kur’an’dan) sorguya çekileceksiniz.’ (102/8)
‘Hem kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara soracağız, hem de gönderilen peygamberlere soracağız.’ (7/6)
‘(Bu Kur’an) Ayetlerini iyice düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır.’ (38/29)

Kulaktan Dolmalarla Müslüman Olunmaz

Kulaktan dolmalarla, duyduğumuz veya bildiğimiz yalan-yanlış Kur’an’a ters saçma-sapan bilgi kırıntılarıyla iyi bir müslüman olamayız. Kafamızı Kur’an ayetleriyle doldurmazsak, Kur’an’ın mantığını ve espirisini iyi kavramazsak, yakınımızdaki insanlara, çoluk-çocuğumuza hep yanlış şeyler anlatır ve böylece sorumluluk ve vebal altına girmiş oluruz. Bunun için bütün bilgilerimizi ve bundan sonra öğreneceKlerimizi Kur’an terazisine vurmalı, doğrularını almalı, yanlışlarını da atmalıyız.

‘Onlar bundan sonra hangi söze inanacaklar?’ (7/185 77/ 50)
‘Onların içinde bir de ümmiler var ki Kitabı bilmezler, bütün bildikleri bir takım kuruntular (Kur’an’a ters hurafeler, kulaktan dolmalar)dır. Onlar sadece zanda bulunurlar’ (2/78 6/116)
‘Onlar sadece zanna uyarlar.’ (2/78 6/116,148 10/36,66 53/28)
‘Onlar ancak zan ve tahminle yalan söylemektedirler.’ (6/148 10/66)
‘De ki: ‘Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve sadece saçmalıyorsunuz.’ (6/148)

Kur’an Anlaşılır

‘Biz, her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıklasın’. (14/4)
Her müslüman Kur’an’ı anlamak ve yaşamak zorundadır. Kur’an, kafası çalışanlar için apaçıktır:
‘İşte biz Kur’an’ı apaçık ayetler olarak indirdik, şüphesiz Allah dilediğini hidayete erdirir’ (22/16).
‘İşte biz aklını kullanabilen bir millet için ayetleri böyle birer birer açıklarız’ (2/128,187,219 6/97,114 7/52 11/1 16/89 30/28 41/3).
‘Böylece Allah, size ayetlerini açıklar, umulur ki düşünürsünüz’ (2/219).

İslam’da Din Tekelciliği Yoktur

‘İndiridiğimiz açık delilleri ve hidayeti -Biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra- gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder. Ancak tevbe edenler, (kendilerini) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tevbelerini kabul ederim’ (2/159-160)
‘Rabbinin rahmetini/nimetini onlar mı paylaştırıyorlar?’ (43/32)

Kur’an Grupçuluğu Reddeder

‘Allah’ın ipine (Kur’an’a) toptan sımsıkı yapışın, ayrılmayın..’ (3/103).
‘Onlar, kendilerine ilim (Kitap) geldikten sonra sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler’ (3/19 42/14)
‘Artık Allah, ayrılığa düştükleri şey hakkında, kıyamet günü hüküm verecektir’ (2/113)

Dua

Ya Rabbi Sen bize ilim ver, feraset ver, Kitabına yönelmeyi, onu anlamayı ve yaşamayı bizlere nasip et. Kitabının önündeki duvarları aşmamızda bize yardımcı ol, işimizi kolaylaştır.
Doğrusu ‘Sen duaları işitensin’ (3/38),
Sana dua edenin duasına cevap verirsin (2/186),
‘Kıyamet günü bizi rezil ve rüsvay eyleme’ (3/194).
Amin.

‘De ki: ‘Sizin duanız olmasaydı, Rabbin size değer verir miydi!’ (25/77).
Duamızın kabul olması ümidiyle...

Recep Aykan / Almanya

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Buradaki “Kitabı gereği gibi okumak“ ‘tecvidli okumak’ değildir. Tecvid denmek istenseydi, “Kitabı tecvidsiz okuyanlar kafirdirler“ anlamı çıkardı. Herkes tecvidde elinde olmayarak kusur edebilir. Şimdi bunlar kafir mi olmaktadırlar? Buradaki Kitabı gereği gibi okumaktan kasıt, Kitabı okumak, onu anlamak ve yaşamaktır.

[2] 3/138 6/90 10/57 12/104 36/69 39/27 50/45 68/52 69/ 48 74/31,54

[3] Allah’ın azabı zalimler içindir: (6/47 11/100-102,117 22/45 27/52 29/40 32/22)
Yalnızca zalim toplum helak edilir (6/47)
Allah, halkı zalim olmadan ülkeleri helak edici değildir. (28/59)
Allah, kullarına haksız/suçsuz yere azab etmez, helak etmez: (2/57 3/108,117,182 4/40,49,77,124,147 6/131 7/6,160 8/50 9/70 10/ 43,44 11/117 16/33,111,118 18/49 22/10 26/208,209 28/47,59 29/ 40 30/9,10 34/34 35/43 41/46 46/35 50/29)
Allah zerre kadar haksızlık etmez. (4/40)
Allah kullarına zulüm istemez. (40/31)
Allah, zulmetmek istemez. (3/108,182)
Allah zulmetmez, insanlar kendilerine zulmederler: (3/117,182 8/50 10/44 18/49 22/ 10 29/40 41/46 50/29)
Allah, zerre kadar haksızlık etmez. (4/40,124 16/33,111)
Aslında Allah onlara zulmetmemiş, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdi. (9/70 16/118)
İnsanlar kendi kendilerine zulmediyorlar: (2/57 3/117 7/160 10/43 29/40 30/9)
Eğer Allah, insanları haksızlıkları yüzünden cezalandırsaydı, yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı. (16/61 35/45)

[4] 2/7 4/155 7/101 9/87 10/74 16/108 40/35 45/23 47/16

[5] Emanet Kafalar Nafi­ledir/Hüseyin Cömert.

[6]İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkıyla bilin,
ne mezarlıkta okumak için, ne de fala bakmak için.
(Mehmet Akif Ersoy)

[7] Kur’an’da Kur’an/Ejder Okumuş, S.8, Dünya Y.

Sözler / Bediüzzaman Said Nursi

...
"Bismillah" her hayrın başıdır.Bütün mevcudat lisan-ı hal ile "Bismillah" der.Madem herşey manen "bismillah" der Allah namına,Allah namına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar.Biz dahi "Bismillah" demeliyiz.Allah namına vermeliyiz.Allah namına almalıyız.

...
O Mün'im-i Hakiki, bizden o kıymetkar nimetlere,mallara bedel istediği üç şeydir:Biri zikr,biri şükür,biri fikirdir.Başta "Bismillah" zikirdir.Ahirde "Elhamdülillah" şükürdür.Ortada "bu kıymetli sanat harikası olan nimetlerin,Ehad ü Samed'in kudretinin mucizesi ve merhametinin hediyesi olduğunu düşünmek ve derk etmek(anlamak)" fikirdir.

...
Namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri,güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.Bu suretle butun ömür sermayesini ahirete mal edebilir.

...
Allah'ım kalbimizi iman ve Kur'an nuruyla nurlandır.
Allah'ım sana karşı fakrımızla bizi zengin kıl; senden istiğna ile bizi fakir düşürme.
Bizi nefsimizle başbaşa bırakma

...
Namazın manası Cenab-ı Hakk'ı tesbih,takdis(Subhanallah),ta'zim(Allahu ekber) ve şükürdür (Elhamdülillah)

...
İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin.Birisi taat(itaat,boyun eğme)üstünde sabırdır.Birisi masiyetten (günahtan) sabırdır.Diğeri musibete karşı sabırdır.Aklın varsa şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikati rehber tut.Mertçe ya sabır de, üç sabrı omzuna al.Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kafi gelebilir ve o kuvvetle dayan

...
Ey nefsim!Deme:"Zaman değişmiş,asır başkalaşmış,herkes dünyaya dalmış,hayatı tapar derecede sever,geçim dersi ile sarhoştur."Çünkü ölüm değişmiyor.Ayrılık sonsuzluğa kaybolup başkalaşmıyor.İnsanın acizliği insanın çok şeylere muhtaç olması değişmiyor,ziyadeleşiyor.Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat kazanıyor.Hem deme Bende herkes gibiyim.Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.Herkesle musibette beraber olmak olan teselli ise,kabrin öbür tarafında pek essassızdır.

İnanç yada İnançsizlik / Umberto Eco, Cardinal Martini

Mardinal Martini:
Tanrı'ya bağlılık duymadan ve ebedi hayat dusuncesine sahip olmadan, bir insan iyi davranışlarda bulunmak için - özellikle insan nefsinin sınırlarının zorlandığı anlarda- gerekli olan ışıgı ve gücü nereden buluyor?Neden kendinden çok başkalarına değer verme düşüncesi, içtenlik, adalet, başkalarına saygı ve bağışlama, iyiyi temsil ediyor ve neden bu değerler diğerleri karşısında tercih ediliyor? Neden bunlar uğrunda ölünülebilecek kadar değerli? Ve bir insan özellikle belirli durumlarda neyin iyi ve başkalarına yararlı olduğunu nasıl kesin olarak bilebiliyor? Eğer davranışlar için nihai ve her zaman geçerli olan yargı yoksa, bir tutum diğerinden nasıl üstün olabilir?
Bu standartların getirdiği bir varoluşun, bunların mutlak değerlerinin dayanacağı metafizik ilkeler ve bir Tanrı olmadan her durumda nasıl sürdürülebileceği ve korunacağını anlamakta güçlük çekiyorum.

Umberto Eco:
...
sosyal bilimlerin birçoğunun öğrettiği gibi , bizi tanımlayan ve hareketlerimize şekil veren işte bu başkasının bize bakışı.yemeden uyumadan yaşayamayacağımız gibi, başkasının bakışları , değerlendirmesi ve tepkileri olmadan kim olduğumuzu anlayamayız.
...
diğer insanların önemini kabul etme bilincinin bana ahlaki davranışlarım için sarsılmaz bir temel oluşturup oluşturmadığını soruyorsunuz.Aslında bu soruya sizin mutlak temel diye tanımladığınız unsurun birçok inanan kişiyi , günahın ne olduğunu bilmelerine rağmen, günah işlemekten alıkoymadığını söyleyerek cevap verebilirim ve diyologumuz bu noktada sona erebilir. İyinin ve kötülüğün ayrımına varmış insanlarda bile kötülük yapma ağır basabilir ve insan şeytana uyabilir.
...
İnanç sahibi olmayan bir insanın kendi hayatını ve ölümünü anlamlandırabileceğini ve diğer insanlara duyduğu sevgiyle ve yaptığı iyiliklerle mutlu olabileceğini açıkça söyleyebiliriz.Hiç şüphesiz kendi ölümlerine anlam kazandırmakla hiç uğraşmayan inançsız insanlar da vardır.Ama aynı şekilde inanç sahibi olduğunu iddaa eden ama kendi hayatlarını koruyabilmek için bir bebeğin kalbini seve seve sökecek insanlar da vardır.Etik sistemin gücü, bilge ve iyi insanların teşkil ettiği örneklerle ölçülür, cahillerin ve karanlıkta kalmışlarınkiyle değil.
...
50lili yıllarda,16 yaşında genç bir katolikken "komunust" olarak tanınan bir adama kendimce zor bir soru sordum.İnançsız bir insan, kendi ölümü gibi başka durumlarda anlamsız olacak bir şeye nasıl anlam kazandırabilir?Adamın cevabı şöyleydi:"Ölümle, artık varolmasam bile,diğerlerine bir örnek bırakmış olacağım.".Sanırım siz de hayatın devamlılığına dair bu derin inanca ve vazife bilincine saygı duyarsınız.Zaten bu nedenle birçok inançsız arkadaşlarına ihanet etmektense işkence altında ölmeyi tercih etmiştir.Bazen bir felsefecinin felsefe yapmasını, bir yazarın yazmasını sağlayan tek şey budur: şişenin içine bir mektup yerleştirmek.Böylece birinin inandığı ya da güzel bulduğu birşey arkasından gelen insanlar tarafından da inanılabilir veya güzel olarak görülebilir.
Ancak bu his, vahiyle gelen düsturlara, ruhun kurtuluşuna ,ödül ve cezaya inanan insanların inancı kadar sağlam ,değişmez ve zorlayıcı bir etiğin oluşmasına neden olabilir mi?Laik etik ilkelerini ,kendi cismaniliğimizin (ve tabii) sizin için kutsal bir gerçekliğe doğal gerçeğine ve sadece başkalarının varlığının bir ruha (veya benzer özellikleri olan birşeye) sahip olduğumuzu anlamamızı sağladığı fikrine dayandırmaya çalıştım.Benim laik bir etik olarak tanuımladığım şey kökünde inanç sahibi bir insanın bile reddedemeyeceği doğal bir etik.Acaba yeterli olgunluga ve bilince ulaşan doğal içgüdüler davranışlarımızın kontrolü için kendi başına bir temel oluşturuyor mu?Tabii ki erdemin ortaya çıkması için bunun yeterli bir itki olmadığını söyleyebiliriz: inançsız bir insan yaptığı kötülüklerin başkası tarafından görülmediği sürece cezasız kalacağını düşünebilir.Ama şunu unutmayalım, inançsız bir insan, gökyüzünden izlenmediğini düşündüğü için kimsenin kendini affetmeyeceğini de bilir.Kötülük yaptığının farkında oldu
ğundan , yalnızlığı ebedi ölümü korkunç olacaktır.Böyle bir insan, inanan bir insana göre kendini arıtmaya ve toplum içinde günah çıkarmaya daha yakındır; bu nedenle başkalarından af dileyecektir.Kendi varlığından dolayı içinde bulunduğu çıkmazın farkındadır ve bu nedenle başkalarını affetmesi gerektiğini de bilir.İnançsızların pişmanlık duyabilmesi başka türlü nasıl açıklanabilir ki?


İnanç yada İnançsizlik / Umberto Eco, Cardinal Martini

15.Hikmet / Hoca Ahmet Yesevî

Durmadan huzurunda Allah desem,
Ağlayıp inleyip zâkir olarak "Rabbim" desem,
Kul olarak kulluğunda boyun sunsam,
Bu iş ile, Tanrım seni bulur muyum?

Zekeriya gibi başıma testere koysam,
Eyüp gibi bütün vücuduma kurtları salsam,
Musa gibi Tûr Dağı'nda ibâdet kılsam,
Bu iş ile yâ Rab seni bulur muyum?

Yûnus gibi deniz içinde balık olsam,
Yûsuf gibi kuyu içinde kulluk kılsam,
Yâkup gibi Yûsuf için ağlayıp inlesem,
Bu iş ile yâ Rab seni bulur muyum?

Şiblî gibi âşık olup semâya kalksam,
Mansûr gibi candan geçip darağacma binsem,
Darağacında şevke gelerek Hakk'ı söylesem,
Bu iş ile yâ Rab seni bulur muyum?

Mâruflar gibi bu yola ayak bassam,
Bâyezid gibi gece gündüz yürüyüp Kabe'ye varsam,
Kabe içine başımı koyup ağlayıp inlesem,
Bu iş ile yâ Rab seni bulur muyum?

Kul Hoca Ahmet, kulluğunda kararlı olsam,
Zâkir olup zikrini ederek "Rabbim" desem,
Zikrini ederek şevke gelip kavrulup yansam,
Bu iş ile yâ Rab seni bulur muyum?


Hoca Ahmet Yesevî

Berat Gecesi

Bu gece Berat gecesi...

Sadece gecmisten hatirlayabildigimiz hatalarimizin bizi hapsettigi vicdani hucrelerden "beraat" icin degil;

Her gun icimizde bizi daraltan o 'dar' duygulardan,
Aslinda tek dusmanimiz olan 'dusmanlik' hislerimizden,
Onyargilarimizdan,
Bidiklerimizden dokunmus cehaletimizden,
Kiskancliklarimizdan,
Bunalimlarimizin 'esas', 'gorunmeyen', 'gosterilmeyen', 'gizlenen', 'yok sayilan' nedenlerinden,
Bizi kendimizden koparan gereksiz muptelaliklardan,
Vicdanimizin onundeki setlerden,
Aklimizin etrafindaki o mel'un surlardan,
Kalbimizin etrafindaki dikenli tellerden,
Arsiz bilgicligimizden,
Olduren sessizligimizden,
Sabahsiz gecemizden,
Prangali bedenlerimizden,
Doymak bilmez benligimizden,
Faydasiz bilgilerden
ve
Bizi biz olmaktan,
Kendimizi duymaktan,
Kendimizle olmaktan,
Kisacasi 'Insan' olmaktan
Hatta "Bir ile Bir olmaktan' men eden her seyden kurtulmak icin,

Yahut bu kurtulusa belki de ilk adimi atmak icin;

Belki son,
Belki de sondan bir kacinci firsatimizdir bu gece...

Neye inaniyor olursak olalim, farketmez..
Bu firsat tum insanliga...
Insan olmaya layik her yuce ruha...

Ne mutlu bu gece, bilinci acik, kendisiyle barisik ve Kainatin Ruhu ile hasbihal halinde olabilenlere...

Berat geceniz kutlu olsun...

Sinan Canan

Namazda Husu / Ömer Karaarslan

NAMAZI DOSDOĞRU KILMANIN YÖNTEMİ

Namazı hissederek kılmak için:

1. Herşeyden önce namazı ciddiye almak gerekiyor.

2. Namazın hayatımızda yapacağı derin etkinin bilincinde olmalı ve bu etkiyi elde etmek bizim namaz kılarken motivasyonumuzu oluşturmalı.

3. Namaza başlamadan önce ruhi bir ön hazırlık yapmak gerekiyor. Namaza birden başlamak konsantrasyonu yakalamak için bir engeldir. Yani seccademizi serdiğimizde o an Rabbimizin huzuruna çıkmak için hareket ettiğimizi aklımıza getirmeliyiz.

4. Kılacağımız namazın belki son namazımız olabileceğini düşünmeliyiz.

5. Namaza durduğumuz vakit kimin manevi huzuruna girdiğimizi idrak etmeliyiz. Huzurunda durduğumuz varlığın yüce şanını ve azametini düşünmeliyiz..

6. Böyle bir varlığın huzuruna çıkabilmenin ne kadar mutluluk verici bir olay olduğunu hatırlamalıyız ve hissetmeliyiz.

7. Okuduğumuz ayet ve duaların anlamlarını ezberlemeli ve onları düşünmeliyiz. Ayet ve dualardaki anlamlar bizim namaz esnasındaki düşüncelerimizi/aklımızın faaliyetini yönlendirmeli.

8. Dünyevi duygu ve düşüncelere geçit vermemeye hassasiyet ve titizlik göstermeliyiz. Zihnin başka şeylere takılması oranını her namazımızda daha bir aşağıya indirmeliyiz. Namazın büyük oranı % 80, giderek %90, % 95, % 99 konsantrosyonlu geçmeli. İdeal olanı hedeflemek namazı ne kadar ciddiye aldığımızın göstergesi olacaktır. Bu konuda, Rabbimize yaklaşma, Onun hoşnutluğunu elde etmek için konsantrosyonu yakalama konusunda hırslı olmalıyız.

9. Namazdaki bedensel hareketlerin anlamını bilmeliyiz. Kıyam, rüku, secde gibi hareketlerin başlı başına sembolik anlamları vardır, bu hareketleri yaparken salt bu anlamları düşünürek o hareketleri gerçekleştirmenin bizim namazımıza katacağı birçok ulvi duygu ve düşünceler vardır. Buna paralel olarak okunan dua, ayet ve tesbihlerin anlamları idrak edilerek okunduğunda elde edeceğimiz manevi hazzı düşünün. Araya şeytanın vesvesesinin karışması için bir boşluk bırakılmamış olacak. Aksi takdirde rükua varırken bu rükunun anlamını o an düşünmezseniz aklınızın (o an) başka şeylere dalması kaçınılmaz olabilir. Bu anlık dalgınlık rükuda iken okuduğunuz tesbihatın anlamını düşünmekten sizi mahrum edebilir. Bu ikinci dalgınlık ve gaflet üçüncüsüne yol açabilir ve ila ahir. Namaz kesintisiz bir zikir eylemidir. Saniyelerinizi Allahı zikretmekle geçirmezseniz şeytan namazınıza müdahele eder. Bu olay ciddi bir konsantrasyonu ve bunu başarma konusunda yüksek bir iradeyi gerektirir.

10. Bir insanın Allahla olan ilişkisinin ne kadar güçlü olduğunun en önemli göstergelerinden birisidir namaz. Eğer namazınızdan memnun değilseniz Allahla sağlam bir rabıta(irtibat) kuramamışsınız demektir. Bu durum ise eğer müminlerden isek bizi kaygılandırmalı, bizi endişeye düşürmeli. Bu endişeyi duymak ise namazı dosdoğru kılma konusunda bizi yeniden motive eder ve gayrete getirir.

11. Sabah namazları bu bağlamda en çok önemsenmesi gereken namazlardır. Eğer her iki üç günde(veya her iki üç haftada) bir sabah namazlarını kaçırıyorsak namaz denen olgu bizim kalbimize daha henüz sinmemiştir. Allah için uykusunu bölüp kalkamayan insanların Onunla sağlam bir sevgi ilişkisi kurdukları iddia edilemez.

12. Namazı dosdoğru kılmak bir süreçtir. Bugünden yarına mutmain edici bir seviye yakalamak mümkün olmayabilir. Ancak bu konuya özen gösterirsek, her kıldığımız vakit namazından sonra bir muhasebe yapıp bir dahaki vakit namazında bir öncekisinde yaptığımız gafletleri, hataları tekrarlamamaya karar verebilirsek, ve ikinci vakit namaza durmadan önce de bu aldığımız kararı yeniden hatırlayıp namaza durabilirsek bu konuda kalbimizdeki samimiyetin derinliğine göre mesafe alırız.

13. Bizi namaz konusunda gerileten unsurlardan bir tanesi namazı bir alışkanlık ve mekanik bir olgu haline dönüştürmemizdir. Namaz kendi özünü ve canlılığını alışkanlık olduğu zaman kaybeder. Her kılınan namazı apayrı bir OLAY gibi algılayabilirsek ve gerçekten bu ruh haliyle namaza durursak alışkanlık, monotonluk ve mekaniklikten kurtulmuş oluruz.

14. Namazda ağlamak manevi duyguların iç dünyamızdaki tıkanıklıkları aşıp dışarıya yol bulduğunun bir göstergesidir ve bu haliyle manevi gelişim konusunda bir kilometre taşıdır.
-Onlara ayetlerimiz okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.- ayetini hatırlayalım. Allah için en son ne zaman ağladık ? Namaz ağlamanın en uygun ve münbit zeminidir. Ağlamak için birçok sebep var: Allahın şanının ve büyüklüğünün azametini tefekkür ederek ağlamalıyız, günahlarımızı hatırımıza getirip bunların verdiği utanç duygusundan dolayı ağlamalıyız, müslüman olmanın, Ona hak yolda ibadet edebilmenin sevinciyle ağlamalız....

15. Namaz kılarken Rabbimizim bizim o anki haleti ruhiyemizi gördüğünü, bizi gözlemlediğini, gaflet içinde kılıp kılmadığımıza baktığını hatırlayın. İster misiniz ki Yüce Allah sizi bu halle kendi huzurunda görsün. Onun huzurundayken aklımızı başka şeylerle meşgul etmek suretiyle Ona karşı ne kadar çok ayıp ettiğimizi hiç düşündünüz mü ? Biz gerçekten O’na borçluyuz, namazı dosdoğru kılma konusunda bizim bir gönül borcumuz var. Ona karşı halis duygular içinde namazımızı eda edemiyorsak vay halimize.

16. Namazı hissederek kılma konusunda her birimizim yapabileceği ve yaptığı birçok güzel tecrübeler vardır. Namazlarımızı muhasebe ederken işin bu metodik boyutuyla ilgili de sürekli yeni dersler ve metodlar çıkarmaya çalışalım, namazı daha doğru nasıl kılabilirim sorusuna sürekli yeni cevaplar üretebilmeliyiz. Herkesin bu konuda mutlaka değerli tavsiyeleri vardır. Bunları paylaşırsak hepimiz biribirimizden faydalanmış ve Allaha daha fazla yaklaşma konusunda ilerlemiş oluruz. 17. Ne kadar yavaş kılarsak o kadar huşu içinde kılmak mümkün olur.
İnsanın nefsi namazdan hoşlanmaz. Fakat ruhu tadına varınca mest olur.
Nefis engelini aşmanın yolu namazı süratli kılmamaktır. Nefis bizi önce namazı hızlı kılmaya sevkediyor hemen başlar başlamaz. Bu ilk hamlesini durdurabilirsek onun şevkini kırmış oluruz. Gerisi daha kolay olur. Bir deneyin... 18. Kişinin namaz konusunda kendisini elestirmesi ve rahatsız olması samimiyetine isarettir.
Nice insan var kalbinde hiç rahatsizlik duymuyor bu konuyla ilgili. Kalbdeki pişmanlik kişinin imanına delalet eder. Dolayısıyla burada bina edilebilecek bir zemin var demektir.

Bu zemin üzerine birşey bina etmek icin ise bazı metodları da bilmek gerekir.

Mesela üzerine bina edeceğiniz zeminin bu ağırlığı kaldırabilecek kadar güçlü olmasi gerekir.

Tıpkı bunun gibi İman da öncelikle güçlendirilmeli eğer namaz gibi disiplinli ve sürekli bir eylemi üzerine bina etmek istiyorsan. Kuran imanın artabileceğinden bahsediyor.

Kuran'da Allah "Indirdigimiz ayetler onlarin imanlarını artırır" buyuruyor. O halde yapılacak ilk iş:

"Kurani anlayarak sürekli okumak". Anlaşılmayan bir Kuran insanın imanını nasıl artırsın ?
Kuranla hemhal olmak bir nevi Allah'ın emirlerini yerine getirmek icin bir enerji kaynağıdır.

19. Namazdan zevk alabilmek, namazda sürekliligi beraberinde getirir. Bunun için

20. Kılınan namaz bir yük olarak algılanmamalı.

21. Namazda okuduğumuz ayet ve duaların manaları ezberlenmeli ve okunurken anlamı üzerinde düsünülmeli.

22. Namaz esnasında gerçekten kimin huzurunda el bağladığımızı düşünmeliyiz. Kainatı yaratan Allah'ın huzurunda bulunmaktan daha güzel bir duygunun olmayacağını sürekli hatıra getirmek gerekir.

23. Akla gelen dünyevi düşüncelere karşı uyanık olup bunları def etmenin mücadelesini vermeliyiz. En büyük engeller de zaten bu tür aklın başka yerlere gezintiye çıkmasıdır. Bunu gemleyebilmeliyiz. Konsantrasyonumuzu namaza toplamalıyız.

24. Allah'ın büyüklüğünü, azametini ve diğer sıfatlarını aklımıza getirip Allah'ı sıfatlarını namazımızda düşünmeliyiz.

25. Namazda istikrarlı olmak için hayatımızın diğer alanlarında da Allah'ın isteklerine göre yaşama konusunda bir kararımız olmalı. Yani hayatımızı İslam'ı yaşama arzusu kuşatmalı, aksi takdirde sadece bir-iki farzı yerine getirmek tad vermez, bunların etkisi geçici olur.

26. Bakışımızı kendi kalb dünyamıza, iç alemimize yöneltmeliyiz. Allah'la içten bir ilişki kurup bu ilişkiyi güçlendirme hususunda derinleşmeliyiz. O zaman namaz da zevk vermeye başlar, hayatımızdaki gerçek yerini alir.

27. Allah'a olan sevgimizi güçlendirecek konular üzerinde düşünmeliyiz. Mesela onun nimetlerini -kendi bedenimizdeki(kalp, göz, kulak, vs.) ve dış alemdekiler (yiyecekler, su, vs..)- sürekli hatırlamalıyız.

28. Allah'ı çok seven bir kişi namazından gafil olmaz ve namazı bırakmaz. Bu yüzden sevgimizi güçlendirirsek namazdaki azim de ister istemez güçlenecek.
Sevgi ise sevilen varlık çokca anılırsa, düşünülürse güçlenir.
O varlık niçin sevilmeli, sebepleri düşünüldüğünde sevgi de ister istemez güçleniyor:
Onun bizi var etmiş olması, varlık olmak, ruh, bilinç, akıl sahibi bir benlik olmak bile Allaha ömür boyu sükran dolusu bir kalp taşımak icin yeterli.
29. İbadetin maksadı ruh boyutu olduğu için, bu alanda ne kadar derinleşirsek o nisbette doğruda ilerlemiş oluruz. Yani maksadda derinleşmek aşırılık olamaz. Araçta 'derinleşmek' aşırılığa götürür. Mesela 'Allah sevgisini' ele alalım, Allah'a derin bir sevgi beslemenin eleştirilecek bir tarafı olabilir mi ? Tıpkı bunun gibi, namazda da aslolan ayetlerin belirttiği gibi 'huşuyu' yakalamaktır. Namazın amacı budur 'Secde et ve Allah'a yaklaş' (Alak, 19)
30. İnsanlar kolaya kaçıp ibadetleri şekillere hapsetmişler. İbadetin ruhunu yakalamak zihnen ve kalben enerji sarfetmeyi ve mücadele etmeyi gerektirdiğinden bunu herkes göze almaz. Halbuki herşeyin bedeli vardır. Bedelsiz hiçbir kazanım olmaz. 31. Peygamberimizin söylediği söylenen bir sözünde şöyle geçiyor:
Namaz gözümün nurudur.

Günlük hayatta birçok meşguliyet var. Namaz ibadetimiz bunların arasında eda edilmektedir. Bundan dolayı diğer işler gibi monoton, rutin ve ruhsuz bir hal alma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Namaz bu işlerin içinden sadece biri haline gelirse namazımız gerçek namaz olmaktan çıkar.
Halbuki namaz günümüzün akışı içinde günde 5 kere heyecan verici, en önemli işimiz hüviyetine kavuşmalı. Bunu aynen bu şekilde namaza başlamadan önce düşünmeli ve hissetmeliyiz. Kendi kendimize telkin suretiyle: ‘Şimdi günümün en mühim işini icra etmek üzereyim.’ demeliyiz. Bu bilinçle kılmaya başlarsak devamı da büyük ihtimal bilinçli olur. Yani başı da ve sonu da iyi hazırlanmalı namazın.

Kısacası, namaz gündelik işlerimizin arasında da ‘gözümüzün nuru’ olmalı.

Namaz an’ında bedeni hareketlerimizin(rükuya gidiş, secdeye varış vs.) ne kadar normal akışa uyup uymadığını, yani hızlılaşıp hızlılaşmadığını gözlemlemeliyiz. Bunun amacı namaz baştan savma ve yuvarlamanın önüne anında geçmektir.

Bunu çağrıştıran bir durum görürsek hemen eski haline döndermeliyiz. Normal akışa geri döndükten sonra daha önce çalan alarm’da oluşan artı bilinçle namazı devam sürdürmeliyiz.
Böylece gözlemlemiş olduğumuz aksaklıkları hayra tebdil etmiş oluruz, daha bilinçli kılmak için bu hataları da vesile olarak kullanmış oluruz.

Kısaca namaz an’ında
‘aksaklıklar + bunları gözlem + sonuç çıkarmak/daha duyarlı hale gelmek + sonuna kadar bu duyarlılıkla kılmaya devam’
suretiyle namazı daha duyarlı kılma imkanımız doğar.
32. Namazı monotonluktan kurtarmanın bir yolu da namaz vaktini düşünerek namaza başlamaktır. Elbette hangi vaktin namazını kıldığımızın farkındayız. Bunu kasdetmiyorum.

Mesela sabah namazını ele alalım: ‘Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et. 20/130
Şimdi namaza başlarken -ayetin bu emri aynen bu kalıbıyla aklımıza gelmeli ve -o an Rabbimizin buyruğunu yerine getirmek üzere kalktığımızı hatırlamalı ve -bunu tabiattaki durumla (güneşin doğmasından önce) irtibatlandırmalıyız
Böylece yaptığımız eyleme ayrı bir canlılık katmış oluruz.
Tabiattaki durumdan maksat yaptığımız bu işin boyutunu göstermesi açısından önemli. Güneş gibi muazzam bir yıldızın hareketine bağlı olarak siz Allah’a ibadet ediyorsunuz. Güneş de Allah’a secde etmektedir. Siz de onunla bir şekilde bağlantılı olarak aynı eylemi gerçekleştirmektesiniz. Burada kainatla bütünleşerek Yüce Allah’a yönelme hissi uyanmaktadır.

Bu tarzı her namaz vaktinde böyle tekrarlamalıyız. Her vaktin kendine göre farklı bir hususiyeti de var. Bu da monotonluğa karşı bir özelliktir.

Bu suretle yapılan namaz eylemine bizim daha bir önem atfetmemiz ve daha canlı ikame etmemiz sağlanabilir. İnşaallah.
33. Namazı kılarken okuduğumuz ayet, dua ve tespihlerin her cümlesinden sonra kısa bir tefekkür süresi bırakılmalı.
Böylece hem namazı hızlı kılma zaafından korunuruz hem de daha duyarlı ve bilinçli kılarız. Bu tefekkür süresinde ayet ve duaların manasını düşünmek gerekir.
Burada önemli olan husus, her cümleye ayrı bir sürenin ayrılmasıdır. Yoksa bütün olarak manasını düşünerek kılmaya çalışsak bile bazı cümleleri yine de monotonluk ve gaflet içinde okuyup geçiyoruz. Ama bilinçli bir şekilde duraklarla okumak daha farklı olacaktır.

Örnek verecek olursak:
Subhane Rabbiyel Azim, dediğimiz zaman 'Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim' cümlesi tefekkür edilmeli, burada vurgu 'tefekkür' kelimesi üzerindedir. Yoksa salt 'anlamak' yetmez. Tefekkür 'derin düşünmek' demektir.
Bu cümleyi rüku'da 2. sefer tekrarladığımızda da aynı şekilde bir tefekkür süresi ayrılması gerekir. Ve ila ahir.
Hatta Fatiha'dan sonra 'Amin'(Allah'ım kabul et) kelimesine bile bir tefekkür süresi borçluyuz. Her tefekkürün ifade edilen manaya göre bir ruh hali oluşmalı kişinin içinde.
'Amin' örneğinde kalırsak, edilen Fatiha duasından sonra tüm kalbimizle (Allah'ın kabul et) diyebilmeli ve onun duaları kabul eden olduğunu hatırlayarak ümitle dolmalıyız...

Namazda en çok tekrarlanan tesbih ifadesi 'Allah'u Ekber'dir. En çok tekrarlanan olmasından dolayı en çok gaflete geldiğimiz bir ifade olabilir.
Bu yüzden her 'Allah'u Ekber' nidasından sonra bir tefekkür süresi mutlaka bırakılmalı.
34. Namaz ömür boyu eda edilecek hepimizin önemini idrak ettiğimiz önemli bir farizadır.

Bu nedenle konuya uzun vadeli, bütün bir ömrümüzü gözönünde bulundurarak yaklaşmalıyız.

Yani namaz konusundaki gelişimimizi kısa vadeli gözlemlemek ve muhasebe etmek değil, bütün ömrümüzü gözönünde bulundurarak kendimize bazı hedefler koymalıyız.
Bu cümleden olarak:
Ömrümüzden geçen her yıl namaz konusunda ayrı bir derinlik edinmeyi kendimize hedef olarak koymalıyız.
Kendimize şu soruları soralım:
Kaç seneden beri namaz kılıyoruz ? Bunca seneler namaz hususunda ne kadar derinleşebildik ?
Eğer vereceğimiz cevap menfi ise, aklımızı başımıza toplayıp senelik hedefler belirlemeliyiz.

Bunu da Rabbimize karşı duyduğumuz haya duygusundan dolayı yapmalıyız.
35. Namazda hızlı ve acele kılmayı önlemenin yolu:
Hepimiz bu zaafa yakalanabiliriz. Ancak aceleye getirdiğimizi farkettiğimiz zaman namazın daha önemli olduğunu hemen aklımıza getirelim.
Hatta delilleriyle birlikte aklımıza getirelim. Neden namaz o an' için daha önemli ?

Ondan sonra insan tekrar sükunete kavuşuyor.
36. Rüku ve secdede ne düşünmeli:
Namazın en önemli rükunları olan rüku ve secdeyi hakkıyla değerlendirmek gerekir.

Her ikisinde de Allah'ı tesbih ettiğimizi unutmamalıyız.
Tesbih Allah'ın kudretini, şanını yüceltmek demektir.
Rüku ve secde an'ında Allah'ın gücünü, yüceliğini, azametini, sonsuz ilmi ve merhametini tefekkür etmeliyiz.
Zira söylediğimiz tesbih cümleleri: Sübhane Rabbiyel azim/a'la 'Allah'ı her türlü noksanlık ifade eden özelliklerden tenzih etmek demektir.'
Yani rüku ve secdeye gittiğimiz zaman, Allah'ı, biz bu şekilde düşünmeliyiz.
Ancak bu şekilde hakkıyla tesbih etmiş oluruz.
37. Namazda Başlangıcın Önemi:
Hep namazda gafletimizi şikayet ederiz.
Buna karşı aşağıdaki tavsiyeleri uygulamak insana çok şey kazandıracaktır.
Namaza Euzu-Besmele ile başlamanın önemine kısaca parmak basmak istiyorum:
Euzu billahi mineşşeytanir racim = Kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığınırım
diyerek namaza başlamak okuyacağımız ayetleri bilinçli okumanın hazırlığını yapmak demektir.
Euzu-Besmele gaflete karşı bir kalkandır.
Kişi, kendisini namaz içinde meşgul edebilecek olan kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmak suretiyle,
a) Allah'ın yardımını taleb etmiş oluyor,
b) Bu düşmana karşı teyakkuza geçiyor, onun oyun bozucu fonksiyonunu hatırlamak suretiyle.

Bismillahir Rahmanir Rahim = Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla/adına
demek suretiyle, kul yapacağı eylemin halisane olduğunu vurguluyor, bu hususta riyaya vb. gayri meşru niyetlere kapılmayacağına azmetmiş oluyor.
Artı, Allah'ın rahman ve rahim sıfatlarını anmak suretiyle O'nun merhametine kendisini teslim ederek namazı derin bir saygı ve sevgi ile kılmaya kendini hazırlamış oluyor.

Namaza (veya herhangi bir başka eyleme) başlangıç iyi/başarılı olursa, kişinin iradesine bağlı olarak devamının da iyi olması daha çok muhtemeldir ve daha kolaydır.

Başlangıç kötü olursa, daha Fatiha'nın ilk okuduğumuz ayetlerinde aklımız başka yerlere kayarsa, bunun farkında olacağımızdan motivasyonumuz da kırılarak devamında da aynı gaflet halini yaşamak mukadder olabilir.
Bu yüzden başından sonuna zihni ve kalbi bir disiplinle namazlarımızı ikame etmeliyiz.

Göreceksiniz, çook çook şeyler kazanacaksınız.
Rabbinize yaklaşmanın size vereceği manevi huzur ve lezzet sizi bu yolda daha da kamçılayacaktır. O halde önümüzdeki ilk vakit namazında bu tavsiyeleri uygulayalım ....
38. Namazı tekrar etmek:
Eğer kılınan namazdan tamamen tatminsiz ayrılıyorsak yeniden kılmak lazım. Eğer tekrar aynı durum yaşanırsa, biraz teneffüs edip yeniden kılmak lazım.
Namaz şaka değil, ciddi bir meseledir. İlk mücadele hep zor olur.
Buradaki vurguyu kalın puntoyla ifade ettim, yoksa tamamen eksiksiz kılana kadar yeniden kılalım demiyoruz.
'Ruhi tatmin' bu konuda bir ölçüdür.
39. Namaz öncesi dua:
Namaza başlamadan (iftitah tekbiri getirmeden ) önce namazı dosdoğru kılma konusunda kısa bir dua etmek:
'Allah'ım, namazımı dosdoğru kılmamı nasip eyle' vb. şekilde.
Ondan sonra tekbir getirip namaza başlamak kişiyi namazda bir nebze dahi olsa daha dikkatli kılabilir.
Bir deneyin...
40. Kısa kısa tavsiyeler: İç duygularımızı dinlemek. İnsan aklı kılınan namazın doğru veya yanlış olduğunu bilir. Namazı vaktinde kılmak. Ayetleri biraz sesli okumak. Namaz için özel hazırlık vakti ayırmak. (Misal olarak her namaz için 05-10 dak.) Okunan ayetlerin anlamını ezberlemek ve okuma esnasında kendini ona vermek. Namazda okumak için yeni Kur'an ayetleri ezberlemek (arapça + meal olarak) Namazlarda sürekli olmak. Namazı yavaş kılmak. Ayetleri düşünme zamanı ayırmak. Namazları cemaat ile kılmak. Namazdan sonra davranışları kontrol etmek. Davranışlarımızda iyiye doğru bir değişim var mı, yok mu diye. Namazdan sonra birdahaki namaza kadar gündemi belirlemek. Namazdan sonraki motivasyonu (enerjiyi) bir işe kanalize etmek. Namaz vakitlerine göre özel vakitlerimizi / günümüzü tayin etmek.

Ömer Karaarslan

Tefvizname / Erzurumlu İbrahim Hakkı

Hak şerleri hayreyler,
Zannetme ki gayreyler,
Ârif onu seyreyler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Sen hakk’a tevekkül kıl,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve razı ol.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Kalbin ona berk(yaprak) eyle,
Tedbirini terk eyle,
Takdirini derk eyle(anla).
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Hallak-ı rahim O’dur,
Rezzak-ı kerim O’dur,
Fa’al-ı hakim O’dur.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Bil kadıy-ı hacatı,
Kıl O’na münacatı,
Terk eyle muradatı.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Bir işi murad etme,
Olduysa inad etme,
Haktandır o reddetme.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Hakk’ın olacak işler,
Boştur gam-u teşvişler,
O hikmetini işler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Hep işleri faiktir,
Birbirine layıktır,
Neylerse muvafıktır.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Dilden gamı dûr eyle,
Rabbinle huzur eyle,
Tefviz-i umur eyle.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Sen adli zulüm sanma,
Teslim ol oda yanma,
Sabret sakın usanma.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Deme şu niçin şöyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna sabreyle.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Hiç kimseye hor akma,
İncitme, gönül yıkma,
Sen nefsine yan çıkma.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Mü’min işi renk olmaz,
Âkil huyu cenk olmaz,
Ârif dili tenk olmaz.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Hoş sabr-ı cemilimdir,
Takdir kefilimdir,
Allah ki vekilimdir.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Her dilde o’nun adı,
Her canda o’nun yadı,
Her kuladır imdadı.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Naçar kalacak yerde,
Nagâh açar o perde,
Derman eder ol derde.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Her kuluna her anda,
Kâh kahr-u kâh ihsanda,
Her anda o bir şanda.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Kâh mu’ti-u kâh mani’,
Kâh darr-u kâh nafi’,
Kâh hafız-u kâh rafi’.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Kâh abdin eder ârif,
Kâh eymen-ü kâh haif,
Her kalbi o’dur sarif.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Kâh kalbini boş eyler,
Kâh halkını hoş eyler,
Kâh aşkına dûş eyler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Kâh sade-ü kâh rengîn,
Kâh tab’ın eder sengîn,
Kâh hırem-ü kâh gamgîn.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Az ye, az uyu, az iç,
Ten mezbelesinden geç,
Dil gülşenine gel göç.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Bu nas ile yorulma,
Nefsinle dahi kalma,
Kalbinden ırak olma.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Geçmişle geri kalma,
Müstakbele hem dalma,
Hâl ile dahi olma.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Her daim o’nu zikreyle,
Zeyrekliği koy şöyle,
Hayran-ı hak ol şöyle.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Gel hayrete dal bir yol,
Kendin unut o’nu bul,
Koy gafleti hazır ol.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Her sözde nasihat var,
Her nesnede zinet var,
Her işte ganimet var.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Hep remz-ü işarettir,
Hep gamz-ü beşarettir,
Hep ayn-ı inayettir.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Her söyleyeni dinle,
Ol söyleteni anla,
Hoş eyle kabul canla.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Bil elsine-i halkı,
Aklam-ı hak ey hakkı,
Öğren edeb ve hulku.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler...

Vallahi güzel etmiş,
Billahi güzel etmiş,
Tallahi güzel etmiş.
Allah görelim netmiş,
Netmişse güzel etmiş...

Erzurumlu İbrahim Hakkı

İbrahim’in Altıncı Duası / Metin Karabaşoğlu

Kur’ân, birçok peygamberi anlatırken bir aile tablosu da verir: İbrahim ve oğulları İsmail ve İshak, İshak ve oğlu Yâkub, Yâkub ve oğlu Yusuf, Dâvûd ve oğlu Süleyman, Zekeriya ve oğlu Yahya, baba-oğul peygamberdirler. Keza, Lokman aleyhisselâmın adı zikredilmeyen oğluyla yaptığı konuşma, başlıbaşına imanî bir eğitim manzumesidir. Şuayb aleyhisselâmın biri Hz. Musa gibi ulu’l-azm bir peygambere eş olan kızları, Lût ve kızları anlatılırken, hususan kız çocukların terbiyesine ilişkin hikmetler çıkarmak mümkündür. Dünya kadınlarının en üstünü olan Meryem’e hamile iken annesinin yaptığı duada, Musa’nın annesinin duasında, Zekeriya’nın duasında da gerek anneler, gerek babalar için çok ibretler saklıdır. Nuh ve Lût kıssaları ile Firavun’un eşi Asiye’nin kıssası ise, ‘problemli’ evliliklere ilişkin ibretli sahneler bulur insan. İsmail’in onu kurban olarak adayan babasına verdiği mükemmel cevap ile, verdiği bir hükümde yanlışlık olduğunu bildiren oğlu Süleyman’a Davud’un gösterdiği mukabele, gerek çocuklar, gerek anne-babalar için, ‘hakkın hatırını üstün tutma’ya dair eşsiz nebevî örneklerdir. Musa-Harun beraberliğinde veya Yusuf aleyhisselâm ile kardeşleri arasındaki ilişkide, gerek uyumlu, gerek problemli kardeşliklere ilişkin ilahî dersler verilmektedir.

İbrahim aleyhisselâmın hepsi de Rabbinin katında kabul görmüş duaları, değişik sûrelerde zikredilir. İbrahim sûresinde ise, bu duaların bir kısmı ard arda gelir. Bu İbrahimî duaların altıncısı ise, bugünün aile ve evlat belası çeken insanları için, nuranî bir iksir sunmaktadır. Altı kelimeden oluşan ve kısa bir meali "Rabbim, beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle" şeklindedir.

Rabbimiz, tüm kâinatın şahit olduğu daimî bir rububiyet sergilediğine, şu kâinatı her daim terbiye ve idaresi altında tuttuğuna göre; böyle daimî bir rububiyet karşısında kula yakışan, daimî bir ubudiyet sergilemektir. Kulluğun en berrak, en muazzam ifadesi olan namazı devamlı kılmaktır. Zahiren namaz kılmıyor olduğu ânları da namaz kıldığı ânların dünyasına taşıdığı ubudiyet şuuruyla yaşamaktır. Üzerimizde her an cilvesi görünen bir rububiyete karşı, üzerimizde her an bir kulluk tavrı, şuuru ve edebi taşımaktır. Bunun için, İbrahim "Rabbim, beni namaz kılanlardan eyle" demekle yetinmez. 'devamlı namaz şuuru üzere olma’ duasında bulunur.Manidardır, dua burada bitmez. Hemen ardından, İbrahim, ‘ve min zürriyyetî’ diyerek, çoluk-çocuğu ile soyundan gelecek olanları da duasına dahil eder.


Metin Karabaşoğlu

Aşkın Aldı Benden Beni

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus'dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

Yunus Emre

Dua Esmanın Elçisidir / Senai Demirci

Dilimizden yükselen, elimizden gelen bir şey gelmediğinde elimizde olan tek şeydir dua. Diz kırıp el açıp isteklerimizi sıraladığımız bu özel eylemimiz, aslında tüm bir hayat görüşümüzün kristalleştiği andır. Dua edip etmemek, duaya istekli olmak ya da olmamak, duadan ümitlenmek ya da ümitlenmemek gibi ayrıntılar, dua ekseninde bir dünya görüşünü ortaya koyar. Dua alışkanlığımız, kendi varlığımıza ve kâinatın varlığına nasıl baktığımızla yakından ilişkilidir. Sebeplerin sonuçlara yettiğini sanan bir determinist isek, dua bize fazla gelir, lüzumsuz durur, teknik bir kurnazlıkla isteklerimizi elde edeceğimizi düşünürüz. Determinizmi açıkça benimsemesek de, esbabperestlik gizli bir alışkanlığımız haline gelmişse dua vaktini ancak sebeplerin yetmediği özel durumlara, çaresiz hissettiğimiz şartlarla sınırlı tutarız. Ancak, Risale-i Nur'un bildiğimiz sözel duanın yanı sıra, bir sonucu elde etmeye yönelik her türlü fiilimizi de bir tür dua olarak tanımlaması, "part-time" bir duacı olmanın yetmediğini gösterir. İnsanî iktidarımızın ve irademizin sembolü olan ellerimizi açarak yaptığımız dua, yine ellerimizle yaptığımız her şeyi, elimizden gelen her işi de kapsıyor. Yani, ne yaparsak yapalım, dua ediyoruz. Bir şeyi istemeye yönelik her eylemimiz, ister dilimizle istemek, ister elimizle işlemek olsun, duadır.

Dilimizle istediğimiz ne kadar "sözel bir dua" ise, elimizle işleyerek bir işin sonuçlanmasını beklemek de o kadar "fiilî dua" sayılmalıdır. "Fiilî dua" tanımlamasının, biraz dikkatle bakılırsa, tam da Kur'ân'ın kâinattan bahsediş üslubunun yansıması olduğu görülecektir. Kur'ân'da özellikle sebep-sonuç çizgisi hatırlatılarak aktarılan olayları konu edinen ayetlerin sonu esmâ ile bağlanır. Söz gelimi, yağmurların gökten indirilmesi, bunun da ardından yerden bitkilerin bitirilmesi ve insan ve hayvanlara buradan rızık çıkarılması anlatılıyorsa, bu işleri yapanın Kadir ve Rahim olduğu da hatırlatılır. Yani, hiç elimizin yetişmediği yerlerden yağmurun bize rızık vesilesi olarak indirilmesi, nihayetsiz kudret ve rahmet gerektirir ki, bu rızkı bizim elimize veren ancak Kadir ve Rahim ünvanları olan Biri olabilirhatta ne sadece Kadir olması, ne sadece Rahim olması yetmez, hem Kadir hem de Rahim olmalıdır. Burada lehimize gelişen bir olayın eşyanın "doğal" özellikleri sayesinde değil de, Yaratıcının Kadir ve Rahim gibi bizim ihtiyaçlarımıza doğru odaklanan ünvanları sayesinde gerçekleştiğini anlamaya başlıyoruz. Buna göre, yağmur konusunda bir duada, bir istekte bulunacaksak, Yaratıcı'ya buradaki gibi Kadir ve Rahim ünvanlarıyla muhatap olmalıyız; meselâ, Gafur ya da Kahhar ünvanları buradaki isteğimize doğrudan ve hemen hitap etmeyebilir. Yağmuru yine Kahhar ve Gafûr gibi sayısız isim ve ünvanları olan aynı Yaratıcı'dan ama bu defa O'na Kadir ve Rahim isimleriyle muhatap olarak isteyeceğiz.

Kur'ân'ın bütününde anlatılan her olayın ardında ilgili esmânın zikriyle süregelen bu kılavuz üslup hayatımızda yansımasını bulmalıdır. Rabbimiz bizi şefkatle terbiye etme adına, bunu oldukça sade, oldukça anlaşılır bir üslupla anlatıyor bize. Meselâ, Yusuf Suresi'nde, Yusuf'a [as] seçkin kılınacağı, rüya tabirinin öğretileceği, ataları İbrahim ve İshak üzerine olduğu gibi, kendisi ve Yâkup oğullarının üzerine peygamberlik nimetinin tamamlanacağı hatırlatıldıktan sonra, "Muhakkak ki Rabbin Alîm ve Hakîmdir" hükmü de hatırlatılır. Burada Yusuf Aleyhisselâm'a vaadedilen ve müjdelenen her şey, bu hükümde geçen üç esmânın tecelli alanı içindedir. Rabbi tarafından, başına gelenlerle terbiye edilerek, "seçkin kılınacak" olan Yusuf Aleyhisselam'a Alîm ve Hakîm olan Rabbi rüya tabirine kadar varan ilim ve hikmetler öğretecek, böylece üzerindeki peygamberlik nimeti tamamlanacaktır. Rabbi Alîm ve Hakîm olduğu için Yusuf Aleyhisselamın başına gelen olumsuz şeylerin de abes, anlamsız, rasgele ve başıboş olmadığı gerçeği de bu hüküm içinde saklıdır. Bir de Yasin Suresi'nden örnek verelim: "Güneş de ... kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider. Bu Aziz ve Alîm'in takdiridir." Güneş gibi azametli bir küreyi de ölçüleri ve hükmü altında tutan her kimse, mutlaka büyük bir izzet sahibi [Aziz] ve güneşi ve güneşe bağlı herşeyi nereye doğru götürdüğünü biliyor [Alîm] olmalıdır. Güneşin yörüngesindeki hareketleri, ancak Aziz ve Alîm olan Birinin takdiriyle olabilirhatta, ne sadece Aziz olması, ne de sadece Alîm olması yetmez; hem Aziz hem Alîm olmalıdır.

Güneşin her sabah doğuşunu garanti bildiğimiz için gece yarıları Aziz ve Alîm olan Yaratıcı'ya, pratikte bu konuda bir istekte bulunmuyoruz. Güneşin doğuşu için dua ediyor olsaydık, onu her sabah Aziz ve Alîm ünvanlarına hitap ederek isteyecektik. Şükür ki, güneşe olan ihtiyacımız o kadar açık ki, biz daha ağzımızı açmadan duamızı Rabbimiz sonsuz izzeti ve ilmiyle kabul ediveriyor. Peki ya, Yusuf Aleyhisselâm gibi, görünürde aleyhimize gelişen olaylar arasında, bir gün sonrasını bilemediğimiz zamanlar içinde yaşıyorken, Rabbimize hangi ünvanlarla muhatap oluyoruz? İsteğimize göre, duamızın yönüne göre muhatap olacağımız esmâ'yı biliyor muyuz?

Rabbimize ettiğimiz duaya göre Esmâ değişiyor olmalıdır. Kusurlarımızı örtmesini ve bağışlamısını Settâr ve Gafûr isminden, rızkımıza bereket vermesini Rezzak, Kerîm, Muhsin isimlerinden istemeliyiz. Yoksa, ciddi bir muhatabiyet hatasına düştüğümüz gibi, ihtiyaçlarımıza karşılık Rabbimizi değişik isimlerle tanıma fırsatını da kaçırmış oluruz.

Bu konuda kendimize alışkanlıklar edindirmek için Kur'ân'daki esma dilini ve özelde peygamber yakarışlarındaki ince dua dilini çözmemiz gerekiyor. Böylece her isteğimize cevap vererek Mucîb olduğunu gösteren, dua etmemizi isteyerek ve öğreterek güzel isimlerine bizi susatan Yaratıcımız nazarında asıl "ehemmiyetimiz" gerçekleşmiş olur.

Bizden beklenen sadece dua.. Duanın adresini bilerek, hitabın yönünü kavrayarak yapılacak dua.


Senai Demirci

Duasızlık

İsrailoğullarından biri Allah'a hitap ediyor:
-Yarabbi, ben ne günahlar işledim ve sen bana onların cezasını vermedin!
Allah onun peygamberine vahyediyor:
-Git ona de ki, ben kendisine cezaların en büyüğünü verdim ama, farkında değil... Ondan gözyaşı ve duayı kaldırdım!

Hassas ve rakik gönüllerin neşe ve huzuru, Allah ile beraber olma şuurudur. Bu beraberlik hali gönülde dua hissiyatını doğururken, gözde yaş, dilde yakarış olarak tezahür eder. Bu itibarla kalbinde dua coşkusu, dilinde yalvarıp yakarma terennümü, gözünde gözyaşı bulunmayan bir kul elbette mahrum bir kuldur. Bu mahrumiyet de nice istiğfârı gerektirecek büyük bir ceza-yı ilâhîdir. Kullarına karşı merhamet ve sehaveti nihayetsiz olan Rabbimizden, bizleri duadan ve kendi rızası için dökülen gözyaşından mahrum bırakmamasını niyaz ederiz!

Azgınlığın temelinde kibir ve istiğnâ duygusu olduğu gibi kulluğun temelinde ve özünde de kendi acziyetini ve Hakk'a karşı fakrını (ihtiyaç halini) bilme şuuru vardır. "Her şey kendisine muhtaç ve kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan" anlamına gelen "es-Samed" isminin yegane sahibi Yüce Rabbimiz "Ey insanlar! Hepiniz Allah'a muhtaçsınız." buyurmak suretiyle insana işte bu acziyetini hatırlatır.

Fakr ve acziyetinin farkında olarak korku dalgalarından kurtulup, ümit sahiline ulaşma adına "tut beni elimden tut Allahım, tut ki edemem sensiz" şuuruyla bütün benliğini Hakk'a verenlerin sahil-i selâmete çıkacakları muhakkaktır. Böyleleri Hakk'ın icâbet tecellilerine mazhar olacaklarından kurb-i ilâhînin huzur nefeslerini gönüllerinde hissedecek ve böylece şeytanın, nefsin ve hatta yaratılan her şeyin şerrinden emîn bir şekilde Mevlâ'nın hıfzında korku ve hüzünden ârî bir ömür süreceklerdir.

Rabbimiz şöyle buyurur:
"Bana dua edin, size icâbet edeyim."
Yüce Allah, batıl tanrılardan bahsederken onların duaya icabet edemeyeceklerinden söz eder ve duaya icabet edemeyen bir varlığın ilah olmasının nasıl mümkün olabileceğini sorar. Buna mukâbil Zât-ı ulûhiyyetinin kullarına yakın ve dualarına icâbet ettiğini bildirir. Âlemlerin Rabbinin, kuluna şu iltifatı ne yüce bir lütuftur. Hakkın maiyyetine girme, O'nunla âdeta sohbet etme ve O'nu rahmet ve inayetiyle kendine şahdamarından daha yakın hissetme nimeti, beşer idrakini zevk-i manevî ile âdeta sarhoş edecek büyük bir ikrâm-ı ilâhîdir. Bu manevî ziyafetten mahrûmiyet ise gerçekten apaçık bir hüsrandır.

Kur'an-ı Kerim duanın nasıl yapılması gerektiğini şöyle beyan eder:
"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez."(El-A'râf 7/55)
"(Âyetlerimize gerçekten inanan o kullar) korku ve ümit içinde Rablerine yalvarmak (dua etmek) üzere vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar." ( Es-Secde 32/16)
"O daima diridir; O'ndan başka ilah yoktur. O halde dinde samimi kişiler olarak O'na dua edin." (El-Mü'min 40/65)

Kur'an-ı Kerim azgın dalgalar karşısında ölümle karşı karşıya kalan kimselerin ihlaslı bir şekilde duaya yöneldiklerini bildirir. (Yûnus 10/22; el-Ankebût 28/65; er-Rûm 30/33) Demek ki insan Allah'tan başka her çarenin tükendiğini gördüğü anda samimi bir şekilde O'na yönelip dua etmektedir. İşte dualar böyle bir acziyet içinde yapılırsa samimi bir dua olur.

Duanın gönülden yapılması esastır. Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
"Kabul edileceğine inanarak Allah'a dua ediniz. Şunu bilin ki Allah, gafil bir kalble yapılan duayı kabul etmez."

Hz. Mevlânâ der ki:
"Her kimin kalbi illetten sâlim olursa, duası, Aziz ve Celil olan Allah'ın kurb-i kabûlüne kadar gider."

Şu âyet-i kerime de dilden dökülen güzel kelimeleri Hakk'ın huzuruna yükselten merdivenin salih ameller olduğunu beyan eder:
"O'na ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da salih amel yükseltir."
Bu âyet fiilî dua ile kavlî duanın beraberliğinin gereğini de ifade etmektedir. Esasen büyük müfessir Elmalılı'nın da ifade ettiği gibi "Hak Teâlâ'nın nimet tecellileri her zaman maddi ve manevî sebeplerin sırr-ı ictimâındadır. Sebeb-i manevî olan dua, sebeb-i maddînin ilhâmına vesile olduğu gibi güzel maddî sebepler de manevî sebep olan dualara kapı aralamaktadır. Bu bakımdan sebeplerin olmaması kişiyi ümitsizliğe sevketmemesi gerektiği gibi sebeplerin ictimâı da Allah'ı unutturacak bir güvene götürmemelidir. Ne dua bırakılmalı ne de sebeplere tevessül terkedilmelidir. Allah Teâlâ'ya hulûs-i kalb ile duayı hiçbir zaman elden bırakmamalı ve aynı zamanda duanın en büyük semeresinin, inkişâfât-ı rûhiyye olduğunu bilmeli, Hak Teâlâ'nın ilhamlarından istifade ederek en umulmaz sebepleri dahi tatbik etmelidir. Düşünülürse tarik-ı fende bile en büyük keşifler, insan kalbine şimşek gibi çarpan bir telkîn-i Hakk'ın eseridir."

Çoğu zaman ancak sıkıntı hallerinde ve son kapı olarak duaya başvururuz. Halbuki dua, sebeplerin tükendiği yerde sığınılacak ve kendisine başvurulacak son kapı değil, aksine sebeplerin yokluğunda, oluşmasında, devamında ve başarıya ulaşmasında sürekli gündemde olması gereken daimî bir kapıdır. Zira "Duâ kulluğun özüdür." (Tirmizi, Deavât, 1.)

Rabbimiz bizleri dua edememe illetinden korusun ve hepimizi "rızasına ve cemâline ermek dileğiyle korku ve ümitle gece gündüz kendisine dua edip yalvaran kullarından eylesin"!
Âmin.

Duasızlık: Farkedilmeyen Büyük Ceza
Kaynak:Fahreddin Yıldız

Kimselere Diyemem / Senai Demirci

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabbim.

Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralara döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım.

Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım.

Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.
Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umarım?


Senai Demirci